…ve her gün varlığına şükrediyorum…

Bugün 45 gün sonra olacak düğünüm için gelinlik modelleri bakıyordum. Bu ara en büyük derdim; “Saçım dağınık topuz mu olsa, hoş bir dağınık örgü mü olsa? Gelinliğim vintage dantel mi olsa, kuyruğu ne kadar uzun olsa?”
Ne kadar şanslı olduğumu düşünürken buldum bunların arasında kendimi. Her kızın bir düğün hayali olur ya, benim yoktu. Taa ki Ozan’la tanışana dek. Düğünüm nasıl olsa hayali kurmak o kişi olmadan hep saçma gelmişti bana. İyi ki diyorum, kurmamışım hayalini hiç. Şimdi herşeye sıfırdan başladım bu sebeple.
Hayatımdaki adama bakıyorum ve kendime; “Ben bile bazen kendime tahammül edemezken bu adam benimle evlenecek ve aynı evi paylaşacağız, sabır taşı olsa çatlar bana dayanamayıp.” diyorum bazen.
Ve o adama bunu söylediğimde kendinden öyle emin bir tavırla beni ben olarak sevdiğini ve benim her halimi kabul ettiğini söylüyor ki, o zaman yine iyi ki diyorum.
Sevgi bir insana tahammül etmek diye algılanmasın tabii. Bazen öyle şeyler oluyor ki, “Asla!” diyeceğiniz şeylere susuyorsunuz, tamam diyorsunuz. Sebebi bunun tahammül değil ama inanın. Öyle seviyor ve öyle değiştirmek istemiyorsunuz ki hayatınızdaki insanı, “Ya ben bu adamı böyle sevdim, şimdi bu adamı neden değiştireyim?” derken buluyorsunuz kendinizi.
Belki olgunlaşmak, belki sevginin ne olduğunu anlamak. Siz buna ne derseniz deyin ben O kişi diyorum.
O oldu mu her şey bir çırpıda değişti diyorum ve her gün varlığına şükrediyorum.
Hayatınızda ki O kişiyi bulmanız ve mutlu olmanız dileği ile.
Bu arada cidden; dağınık topuz mu olsa, dağınık örgü mü olsa?

Yaşıtlarımın Ozan abisi.

İstemeye istemeye gittiğim bir doğum gününde tanıdım onu.

Aslında istememe sebebimi ben de bilmiyorum. Halbuki doğum günü çocuğu pek sevdiğim biri. Neyse ne, gitmek istemedim işte.

Başka bir pek sevdiğim arkadaşım da fazlaca ısrar etmişti, gel gel diye. Nitekim gittim. Onca zaman adını duyduğum, çoğu yaşıtımın “Ozan abi” dedikleri insanla tanıştım. Donuk, garip bir adamdı. 

Sigara içmeye çıkmıştık, “Üşüdüm.” dediğimde o kadar arkadaşımın arasından çıkarıp montunu omuzlarıma koydu ve içeri girdi. Ben de içeri girdiğimde montunu pek de önemser gibi bir hali yoktu. Teşekkür ederek sandalyenin birine astım.

Gittiğimiz yer de gayet cafe idi. Alkol yok. Herkeste çaylar, kahveler. Hoş sohbet, gülmeceler falan ama Ozan abileri biraz az gülüyordu sanki.

Herkes kalkmaya hazırlandı. Benim niyetim biraz daha kalanlarla oturup, taksi ile dönmekken; “Ozan da senin evinin orada oturuyor seni bıraksın.” dedi doğum günü çocuğu arkadaşım. 

Arabaya bindik. Ozan abileri inşaat mühendisiymiş ben de aşırı patavatsızlıktan ölüyorum; “şantiyecinin parası pul, karısı dul.” dedim ve gülmeme fırsat kalmadı bana bakışından, sustum. Utandım. Neden utanıyorsam. Herkes bilir bu lafı oysa.

Neyse, kapımın önüne kadar bıraktı beni. 

Sonra yaklaşık 4-5 ay birbirimizi bir daha hiç görmedik ve evlerimizin arasında sadece bir cadde vardı.

O arada içimizde unutulmaya yüz tutmuş insanları silmişiz.

Geçmiş geçmiş de, gelecekten de pek ümitsiz olduğumuz günlerden birinde hadi kahve içelim dedik.

Kahvenin hatırına mıdır, nedir bu bizim konuşmayan Ozan abi konuşur oldu. Geçmiş geçmiş de, yine de konuşuluyor işte. Konuştuk komik ve aptal geçmişimizi. İşimizi, hayatımızı. Birbirine çok benzeyen, bizi güldüren aile yapılarımızı.

Araya tekrar bir ay kadar bir zaman girdi. Niyeyse görüşmeyi rayına oturtmaya pek niyetimiz yoktu. Belki de ikimiz de korktuk. Ateş ile barut olum sonuçta. Ne gerek var, biraz uzaklaşalım dedik.

Fakat birbirimize arkadaş olmak en iyisi dedik üstüne üstlük neden birbirimize böyle dedik diye o bana kızdı ben ona kızdım. 

Hadi dedik, görüşelim.

Ee tabii Gezi zamanı, gittik saatlerce Galatasaray Lisesi önünde slogan attık. Sonra stüdyoya geçtik. Konuştuk, miskinlik yaptık. Uzunca bir pencere vardı, gelen biber gazı kokularının arasında sarıldık. Sonra stüdyodan çıktık, el ele sokak aralarından kaçmaya çalıştık, arkamızda patlayan ses bombaları, sıkılan biber gazları falan.

Resmen Ahmet Kaya’nın kum gibi şarkısına klip çekilecek durumdaydık. “Şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan…”

Elimi hiç bırakmadı Mecidiyeköy’e kadar. Sonra yine tartışmaya başladık, deli miydik biz? Neden uzak durmaya çalışıyorduk ki birbirimizden? Zaten hayatımıza girip, talan eden sürüsüyle insan olmuş, birbirimize şans vermek nasıl bu kadar zor olabilirdi ki?

Neyse ne, şu an evliliğimiz için ilk adımı atmış bulunuyor yaşıtlarımın abisi Ozan. Sevgilim. En yakın dostum. Her şeyim.

İlk birbirimize sıkıca sarıldığımız yerde evlenme teklifimi aldım. Hoş, belki de yüzükle değil de, o sarılmayla vermişizdir biz bu ilişkiye ve birbirimize sözümüzü.